Ahlen, 24.11.2009
İvriz İlköğretmen Okulu – Müzik ve Beden Eğitimi Dersleri
 
Günümüzde ne kadar müzik ve beden eğitimi derslerine önem veriliyor, bilemiyorum ama arkadaşlarımdan hem müzik, hem de beden eğitimi derslerinden ikmale kalanlar vardı.
 
Benim en zayıf dersim beden eğitimi, en iyi dersim de müzik ve resim-iş dersiydi. Derslerin notlandırılması on üzerinden yapılırdı. Sıfır – dört arası zayıf, beş-altı orta, yedi-sekiz iyi ve dokuz-on pekiyi idi.
 
Beden eğitimi dersinde zar-zor dört ile beş alır, iyi kötü sınıfı geçerdim. Müzikten çoğunluk on alırdım, bu nedenle okulumuzun hem müzik, hem de mandolin korosunda vardım, resim-iş dersinde dokuz, bazan da on alırdım. En sevdiğim ders matematik olmasına rağmen iyi alabilirdim, hiç pekiyi alamadım. Hiç sevmediğim ders de beden eğitimi dersiydi.
 
Öğretmen okulunda yediğim kuvvetli tokatları da resim-iş dersi öğretmenimden ve beden eğitimi öğretmenimden yedim, ama hiçbir zaman dayak yedim diye kötü düşünmedim, hala da düşünmem. Sonuçta keyfi olarak atılan tokatlar değildi, belki o günün şartlarında gerekliydi.Buna rağmen hocalarımızı hem sever, hem sayar, hem de korkardık. Korkardık derken fobi haline hiçbir zaman dönüşmedi.
 
Müzikhanemiz okulumuzun kuzeybatı uç noktasındaydı, spor salonumuz hiç olmadı, futbol sahasını benim okula başladığım ilk yılda bütün okul öğrencileri ile beaber yaptık, basket ve veleybol sahamız gayet güzeldi, okul binalarının ortasında, yemekhane ile bitişik olan idare binasının yanındaydı, yaz-kış hep meşguldu.
 
İlk olarak müzikhaneye gittiğimde şaşırmıştım, üç ayklı antika piyanoyu müzik hocamız gerçekten konuştururdu, hele sandalyelere masası ile beraber bir bütün olarak yapılışı, daha hiç öyle bir masası ile beraber görmemiştim. İlk müzik hocamız İmdat Helvacıbaşı sabahları yatakhaneye bazan akordiyonu ile gelerek bizleri uyandırırdı. Onun branşı akordiyon idi. O hocamızın tayini çıktıktan sonra yerine Zeki Çubuk hocamız geldi, bütün müzik enstrumanlarını çalardı ama kemanı konuştururdu.
 
Zeki Hocamız ilk olarak normal müzik dersleri haricinde öğleden sonraları iki saat çok sesli koroyu ve iki saatte mandolin korosunu kurdu. Her iki koroya da otuz civarında öğrenci seçti ve düzenli olarak koro çalışmalarını sürdürdü. Tabii olarak korodaki öğrencilerin müzik notu pekiyi idi. O kadar candan çalışırdı ki biz korodaki öğrenciler haliyle motive olmuş olarak devam ederdik.
 
O günlerde bize yabancı gelirdi ama sonradan dinleye dinleye alıştık, Mozart, Bach gibi dünyaca tanınmış müzisyenlerin klasiklerini dinletirdi, dinlerken kulaklarımızın sesleri tanımadaki yeteneklerini geliştirmek için olmalı sanırım. Zaten korodakiler mandolinlerini piyanodan alınan tek bir ses ile kendileri akort yapmak zorundaydılar. Bugün bir müzik aletini akort yapabiliyorsam hocamızın o günkü öğretmesine borçluyum.
 
Mandolin korosundakiler o duruma geldik ki hiç bilmediğimiz bir parçanın notalarına bakarak direk çalabiliyor ve istediğimiz melodiyi seslendirebiliyorduk. Müzikte daha yetenekli arkadaşlarımız ayrıca ek olarak keman dersleri de alıyordu. Bütün bunlar normal ders saatlerinin haricinde, gerek hocamız ve gerekse biz öğrenciler severek yapıyorduk. Ne hocamız, ne de biz öğrenciler „mecbur değiliz „ diye düşünmezdik.
 
Beden eğitimi dersleri yönüyle de en şanslı öğrencilermişiz. Bizim mezuniyetimizin akabinde hocamızı üniversiteye aldılar, uluslararası müsabakalardan madalyaları vardı.
 
Hocamız Nihat Gündüz, her ne kadar ciddi duruşuyla, her daim kararlı bir haliyle biraz heybetli bir görünüm verse de güneş gibi gittiği yerde parlardı. Pek güldüğünü görmedim, çok da korkardık, ilk birinci sınıfa başladığımda bütün 1-C sınıfını sırayla herbirimize ikişer tokat atarak sıra dayağından geçirmiştı, tokat tokattı yani. Nedeni, futbol sahası yapılıyordu, beden eğitimi dersi olan sınıflar ders saatinde top sahasına giderek sahayı taşlardan temizliyorduk, bizim sınıf daha yeniyiz, bilemedik, düşünemedik ve sahaya gitmedik. Siz misiniz gelmeyen, hepimizi sıraya geçirdi, ikişer tokadı yiyen doğru sahaya ve temizliğe koştu.
 
Bütün atletizm dalında yeteneği tartışılmazdı, o günlerde onu tartacak kabiliyetimiz yoktu, sonradan anlayabildik. Her yörenin folklorünü de bilirdi, belki de kendisi oyun hareketlerini kafasından tasarlayarak ortaya çıkarabiliyordu. Her Salı ve Perşembe günleri sabah kahvaltısından önce bir saate yakın ilk bayrak direğinin olduğu yukarıdaki sahada toplanarak bütün okul folklor oynardık, müziğini de mandolin çalanlar ve müzik hocamız da akordiyonla eşlik ederek çalardık. Bu dediğim saha bizim köy yolunun dibindeydi, köylülerimizden Sarıca veya Çerkesköyü’ne eşekle gidenler hep görürdü. Bir bakıma okulun konumu, sivillerin bulunmadığı ve muhtarlık olarak bizim köye bağlı olması, okul ve köy iç içeydi.
 
Köy enstitüleri için yer aranırken bizim İvriz için Zanapa ( bugün ilçe oldu, yeni Halkapınar) nahiyesinin sınırları içinde bir yer seçilmiş, Zanapa bize kestimeden on kilometre sanırım, Zanapalılar „kömünist okulu „ diye yer vermemişler, bizim köyün muhtarı okulun şimdiki yerini göstermiş, böylece İvriz bizim köy sınırları içinde açılmış.
 
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü, bu yazımı, bizleri okutan, emeği geçen, bizleri bugüne getiren bütün İvrizli hocalarımı severek, anarak yazdım. Ölenlere rahmet diliyorum, sağ olanlara da selamet, sağlık ve esenlikler diliyorum.
Mustafa Dumlu

Please publish modules in offcanvas position.